Asırlardan Günümüze Süregelen, Kaderi ve Kederi Değişmeyen Yer Karkın Köyü

Öyle bir köy düşününki bağlı olduğu il ve ilçeden neredeyse  daha eski bir tarihçeye sahip olsun, bu köyün sakinleri de bu ülkenin asil evlatları, katıksız Müslüman Türk olsunlar, komşu köylerinin ’ki muhacir olanlar daha avantajlı durumdalar herşeyi olsun, suyu, ormanı, yaylası, otlağı, ekeneği, yolu v.s herşeyi olsun ama bu bozkırın uzak köyü, herşeye ama herşeye  uzak ve ulaşımı çok güç olsun, böyle bir coğrafyada dünya nimetlerine geç ve çileli bir ulaşım ile kavuşan ama bu çileli bir hayatı hiçbir zaman kendine dert edip devletine ve milletine zerre adedince yansıtmayan, Devletini ve Milletini Askeri darbecilerin dipçikli zulümlerine rağmen herşeyden daha değerli ve aziz bilerek canları pahasına seven insanların yaşadığı bu bozkırın uzak köyünün her dönem  sakinleri  olarak kaderlerini ve kederlerini içlerinde ve derin olarak yaşamaktadırlar.

Bu bozkırın uzak köyünde doğanların ve yaşayan insanların tamamının kaderi ve kederi birbirinden fazlalığı olup asla eksikliği olmayan kimselerdir. Çünkü bozkırın uzak köyünde doğan her çocuk, çileye, gurbete ve hasrete göz açar zira kaderi öyle yazılmıştır sanki. Doğduğunda babasının yanında doğmuş olmak doğan çocuğun babası için dünyada alabileceği en büyük hediye ve hayatı boyunca unutamayacağı bir hatıra olacaktı. Zira o babanın babası da kendisi de doğduğun da yanında yoktu. Bu hüzünlü gurbetin en temel nedeni, rızkı maişet için gittiği diyarı gurbet de hep doğan çocuğunun sesini ve yüzünü hayal ederek gecelerini gündüzüne katarak, beynini ve yüreğini avutmakla günlerini geçirmekteydi. Bir yönüyle babasının kaderini yaşamamalıydı. Bu durum acaba çok şey mi istiyordu? Asla çok şey istemiyordu fakat o bozkırın uzak köyünde kaderler öyleydi. Bundan dolayıdır ki kadere rıza göstermek imanın bir şartıydı. İşte böyle başlardı bozkırın ortayerinde ki uzak köyde hayatlar yani kaderine kederini, kederine göz yaşını ekleyerek, akan gözyaşlarını annesinin eski belki de yırtık tülbentleri ile silinen buğulu gözler ile büyümeye gelişmeye devam ederlerdi. Bu büyüme ve gelişim sıradan bir çocuk büyümesi gelişimi gibi asla olmayacaktı, çünkü onun ve çağdaşları olan Anadolu çocuklarının kaderi baştan belliydi nadiren de olsa yeni elbise belki giyebilirdi babası, amcası belki dayısı kaderleri gereği gittiği İzmir’den yani gurbetten gelirken yeni elbise alabilirdi. işte bu yeni elbiseler asla unutulmazlar arasındaki yerini alan nadide birer hediyelerdir, hakkını yemeyelim kışın astarlı cızlavat çizme, yazın ise rengarenk naylon veyahut ta naylondan yapılmış çedikler de alınmaz değildi hani, sonrasında ise rutin olan giysiler genelde başkasından , şehirdeki akrabalarının çocuklarının eskilerinden veya bir büyük kardeşinden arda kalan eskisi veya yırtığının tamir edilerek (yamanarak) üzerine uydurulması ile giyinip kuşanarak hayata devam edebilirdi. Çocukluk döneminde ‘eli değnek tutabilecek çağa’ gelindiğinde tarla, bostan bekleme ile başlayıp arı taşlama, tavuk, cücük, culuhları arama ile devam eden peşinden de varsa ahırda ki ağılda ki hayvanların harmanda ki veya bostanda ki buzağıların ve kuzuların veya da hahut(hasta veya sakat) hayvanların güdülmesi ile ilgilenecektir. Ergenlik çağına ulaşıldığında ise ilk mektep yani ilk okula başlamak bir kurtuluş vesilesi olacaktır. Çünkü eli iş tuttuğu için her işe gücü nispetinde el atacak ya anasının işine ya babasının işine yardımcı olacaktı, o yüzden okul onun için iyi bir yer olmalıydı. Hayatına bir şeyler katacağına kesin olarak bilinen bir gerçekti ama o okul işi de onun beklediği gibi olmayacaktı. Çünkü okul haricindeki zamanlarda yine eski sistem ile baş başa kalacaktı. Ancak olsun 5-6 saat te olsa değişiklik iyidir ,hatta yazın köy okulları arası ferfene (piknik)şenlikleri de yapılıyordu yakın köyler biliniyordu ama genelde gidilmemiş olduğundan dolayı yeni tabirle sosyalleşme için iyi bir fırsattı ve daha güzeli ise ferfene çantalarına envai çeşit yiyecekler ya hafızın, Ahmet Çavuşun, Coruh Osmanın, Mehmet Alinin tikandan (dükkan) ya da şehirden sipariş verilerek getirttirilip, ferfene çantası genelde çok az yenen sıra dışı (tahin helvası, zeytin, lokum püsküt) yiyeceklerle doldurulup ,tanımadığı kimseler ile paylaşmayı öğrenecekler ve ileride unutulmayacak bir dostluklara uzanan bir arkadaşlıklara vesile olacaktı o yüzden ferfeneler bozkırın uzak köyünün  çocuklarının olmazsa olmazları arasındaydı. Hatta diğer köylerin çocuklar ile naylon top ile futbol maçı bile yapılırdı. Heleki birde bizim köyün çocukları yenmişse işte o gün bütün yılın yorgunluğu ve derdi 1-2 saatliğine de olsa o küçük adamların dünyasından defolup gittikleri için çok ama çok mutlu olunurdu, derken biraz daha büyüyünce ya mal güdecektir. Ya koyun kuzu güdecektir, tatbikîde bu gelişimini tamamlarken ara çayırlarda, dolu çayırlarda, yahalarda, suvazgırağında, gavrazda, göğcebelde, cıngıllı pınarda, oluklu pınarda, yanan yurtlarda, çavuşun derelerde, kara mercimek yerlerinde, öte geçede, kızılyerde, pulurda, yılhıcıda, kavaklarda, hasalarda, korucukta, köprübaşında,delibudakta,çorağın burunda, okçu bunnunda, keygirde, uzuloğlunda, yıldız ellerinde,şabanın uçlarda, sıçanın derelerde, bidohdun yerlerinde, mahbar altlarında, yahanın ardında, su çatlarında, karasularda, hacı köprüsünde, kara murat yerlerinde, garhın dedelerde,sarıyarda,kazan kayada, derin derede, osmanın kavaklarda, tekke yerlerinde, mezar artlarında, çürük kayalarda, akkaylarda, kısa derelerde, laleliklerde, tavuk pınarında, dağ yolunda, değirmen yolunda, gücük burnunun ardında, kayalarda, peyreklüde, kuru özlerde, çırçırın yazuda, çorağın bunnunda, köy önlerinde, göğ yolda, ortayolda, patlak pınarda, tapan kayasında, yağal depede, mantar tabanın kehde ve  köy içindeki harmanlarda canbaz tarlasında, mal güderken, kuzu, koyun güderken, herk ederken, ekin biçerken, tarla sürerken çektiği çileleri bu coğrafyanın her metre karesinde kim bilir ne hayaller kurardı, ne çileye ramolurdu ve bu coğrafyayı adım adım arşınlarken, ömür geçmeye devam ederdi, hal böyle ilerleyip giderken, kim bilir  kaç gün, kaç ay, kaç yıl yolun ağzında yolcu indiren önceleri Arifin oğlunun kırmızı magirus otobüsü, sonra  Bozömerin oğlunun magirus otobüsü, sonrasında Kahyagilin Mehmet’in arka camında sallanan iki adet el bulunan recepgilin recep’in muavin olduğu süslü sarı Ford minübüsü, daha sonra gıdık Mustafa ve Davud’un oğlunun ortak olduğu yeşil 0302 mercedes otobüsü ,sonraları demirözlü hilmi, bidohdunlu ayu sülüman  ve keş alinin süslü minübüsleri, Yusuf oğlanlı Hacı Mehmetin mavi minibüsü, sonrasında ise hafızgilin, Kara Duran’ın, Sefergilin Nuri’nin, Emirgilin jet Turan’ın ve  hala çilekeş ve herkesin sevdiği Gıdık Mustafa’nın şartlara ve çağa göre değiklik gösteren ford transitlerinin içinden inenlerin birisinin gurbette olan  babasının olması için nice dualar etmiştir, hele de önceleri gurbetten gelmiş bir diğer akranın’ın(emsal) babası onun babasının da yarın veya diğer gün olmadı haftaya  geleceğini söylemişse işte o zamanlar bu magirüsün ve diğer ulaşım araçlarının şu meşhur köy ile dünyayı birbirine bağlayan ana yolumuz susa(şose) yolunu toza dumana  katarak gelmesi bir başka güzel hayalleri süslerdi, çünkü babasının geleceği ihtimalde olsa haber verilmişti.

Bu hayal ile beklemeler kimi zaman huzura ve sevince, kimi zamansa hüzne dönüşmüş olacaktır. Dedik ya ağır imtihanlı bir kader ve keder bu bozkırın vazgeçilmez bir şartı idi, babasız geçirilen yıllarda en önemli şahsiyetler kimileri için bir dede, kimileri için iyi yürekli bir amca, belkide bir dayı, o genç dimağlara baba hasretini dindirmek için yegane bir koruyucu ve kollayıcı olacaktı, hele birde kötü yürekli amca ve dayı’ya rastgelmişse işte o zaman o bozkırın uzak köyü o çocuk için cehennemden başka bir şey olmayacaktır. Fakat herşeye rağmen hayat denen bu yaşantı bir ırmak misali çağlaya çağlaya ulaşması gereken yer olan denizlere ve okyanuslara ulaşacaktır. Kah köpürerek, kah sakin ve sakil akarak ama ilanihayetinde varması gereken yere vardığı gibi bu bozkırın uzak köyünün körpe kuzularında bu ırmak gibi çile, elem, keder, hüzün ve arada birde mutluluğu ilaç gibi tadarakta olsa hayat mücadelesi ile menzile varacaktı, çocukluk döneminden yeni tabirle ergenliğe doğru türlü meşakkatli bir yaşantı ile eriştiğinde ,hayal dünyaları bir başka güzelleşecekti zira gurbetten gelen akranlarının(emsallerinin) icişli, bicişli takım elbiseleri ve dil kırmaları onların dünyalarında farklı bir dünyalar oluşmasına kapı aralıyordu. Bozkırın bu çilekeş evlatları hayallerinde bile asla aşırılığa kaçamamışlardır. Çünkü önlerinde rol model kimsecikler olmamıştı. En büyük hayalleri ise arada bir belki gittiği belki giden den duyduğu şehir yani Sivas, Yıldızeli veya tokat gibi kendi dünyasında büyüttüğü şehre gitmekti. Çünkü şehirde daha modern bir hayat daha çekici ışıl ışıl bir hayatın olduğunu tahmin ediyordu. Onun için şu koyun, kuzu veya mal gütmekten, tarla tapan, ekim biçim işinden, kısaca kısır bir döngü gibi bildiği köy hayatından ve derdinden nasıl kurtulurum olmaktaydı. Buradan kurtulmanın yolu ise, İzmir denilen bir bilinmez gayye kuyusu olan büyük bir şehre varabilmekti. Fakat bu nasıl olacaktı? işte bu en zor olanı idi tıpkı yumurtayı kırarak hayata ve gün ışığına kavuşan bir civciv misali hayli zor olacaktı ama mutlaka olacaktı olmalıydı. işte bir fırsat doğdu, güz geldi havalar soğudu, hayvanlar içeri yani ağıl veya ahıra  girdi, tarla, tapan, ekin, harman herşey bitti hatta kar kokusu bile kendisini ağır ağır hissettirmişti bile  bozkırın uzak köyünde  çünkü bu mevsim bu bozkırın kaderini  sanki öyle yazmıştı ve yaşayanlarda öyle bilmişti, güz gelip kış hissedilince göçebe kuşlar misali, gurbet yolu açılırdı sanki ,bu bir kesin hüküm gibiydi her yıl olduğu gibi gurbet  kuşları diye tabir edilen babalar amcalar dayılar eşlerini ,nişanlılarını ve yavrularını dedelere  amcalara dayılara emanet ederek rızkı  maişetleri için mutlaka gurbet yoluna revan olacaklardı. Çünkü bu bozkırın evlatlarının kaderi böyle idi ve böyle kanıksanmıştı bu döngü asla değişmez ve değiştirilemezdi. Nitekim ileride bir gün gelecek bu gencecik çocuklarda babalarının kaderi ve kederi olan gurbete istese de istemese de mutlaka gidecekti ve gitmeliydi. Çünkü atanın kaderi evlada, doğduğun yer kaderindir gibi iki adet tabir vardı derken bir akraba veya daha önce hayaller ülkesi olan İzmir’e gidip gelmiş tecrübeli bir akran(emsal) mutlaka vardı, o da bu güzel hayal şehri İzmir’e gidecekti, işte akrana(emsali) bir şekilde ulaşıp bu delikanlıyı İzmir’e götürmesini sağlamalıydı. Akranı (emsali) ikna ettikten sonra ev ahalisini yani büyükleri nasıl ikna eder? ederse yol parasını nasıl hallederdi? işte bu git gellerle akşam olur gün kararır karanlık bozkırdaki uzak köye ve dahi bu delikanlının yüreğine çökerdi, topluca yenen akşam yemeğinde ev ahalisinin keyfi gözlemlenecekti ’ki içini ve derdini açabileceği iyi bir yürek bulabilsin. Bu vesvese  ile de olsa  topluca kaşık sallanan yemek leğenine(o zaman herkese bir tabak yoktu)  gidip geliyor ama yemeği delikanlımı yiyor? yoksa yemek delikanlıyı mı yiyor ? işte ondan emin değildi ama olsun her karanlığın mutlaka bir aydınlığı vardı biliyordu çünkü okuldaki iyi bir öğretmeni bunları öğretmişti, hele’ki nine ve dedeler sıkıntıların sonunda bir felah olduğunu hep söylerler ki, bu felaha ise ancak sabır ve şükürle ulaşabilecekti. Çünkü müslüman bir beldede Müslüman bir hanede eli tesbihli dili zikirli dede ve nineler ile büyümüştüler, işte bu dede ve nineler öyle öğretmişlerdi, derken yer sofrasından ev halkı birer birer doyarak hamd ve şükürlerle kalktılar evin kızı veya gelini sofrayı topladı herkes işine ve odası olanlar odasına çekildi işte nine yatsı namazı için abdest hazırlığı yapmaya niyetlenirken delikanlı kurnazca fırsatı yakaladığını farketti hemen kuzine sobanın üstünde kaynamış olan ibriğin suyunu ılışlamak için anasının veya yengesinin veyahut ta ablasının binbir zorluklarla belki yakın belki uzak olan köy pınarlarından, soğuk havaya rağmen sıra bekleyerek ellerinin ve yorgun bedeninin itirazlarına aldırmadan yürüyerek arada bir yol kenarında konarak dinlene dinlene   getirdiği soğuk su sitilinin yanına gitti ve ibrikteki suyu ninenin abdest alacağı kıvama getirerek istediği desteği almak umudu ile ninesine abdest suyunun hazır olduğunu ve abdest suyunu kendisinin dökeceğini bildiren hafif  bir ses tonu ile nine gel abdestini burada al, ben leğen ve ibriği hazırladım dercesine nineye seslendi, nine abdest için besmele ile kalktı ve bu kurnaz torunun abdest suyu dökmesinin ardındaki hinliği anlamalıydı ve anladı da yılların tecrübesi seni anladım der gibi çok sevdiği torunun yüzüne tatlı tebessüm ederek baktı nasıl tebessüm etmesin ki bu bozkırın uzak köyünde  torun evlattan daha tatlı daha değerliydi. Bu tatlı ve değerli çiğerparesini nasıl üzebilirdi? üstelik abdest suyu döken bir torun bu hürmetten dolayı ağzı dualı nine Allah’a torunu için dua etti. Öyle bir anı yaşattığı için ise kendi adına Allah’a çok şükretti, Allahım cümle ümmeti Muhammedin ana ve  babasına  böyle hayırlı birer evlat ver, benim evladımıda iyilerle karşılaştır diyerek dualar ederek, abdeste başladı ,torun ise nineye bu yumuşak yüzünü ve anını bulmuşken meramını yani hayal ülkesinin şehri olan İzmir’e gitmek istediğini söyledi, nine yumuşak sert ama tatlı bir ifade ile ben bilmem dedi. Bu cevap birazcıkta olsa delikanlının umudunu sekteye uğrattı. Fakat olsun herşeye rağmen umududa vardı hele şu yatsı namazını da bir kılıversin tam tesbih ve dua anında başına musallat olur dil dökerim diyerek umudunu bir yatsı namazı mesabesinde daha uzattı, derken, nine namaz ve zikirle meşgulken, delikanlıda hayallerine devam etti, namaz ve tesbihat bitip dua faslına gelince delikanlı hemen ninenin dualarına eşlik edercesine ninenin eskimiş kurban postundan yapılmış olan seccadesinin üzerindeki yorgun dizlere başını koyarak ninenin en yumuşak anını yakalayarak derdini ve hayallerini ninesine aktardı, nine işi baba ve dedeye attı ise de umudu iyiden iyiye artarak uzadı ama meramına eremeden dua faslı el fatiha ve amin sözcükleri ile bitip yüzüne ve gözüne sürülen eller ile posttan seccade kaldırılıp  duvardaki herzaman ki yerine asıldı umudun onay’a dönüşmesi için biraz daha dil dökülmesi gerekiyordu , onun için müsait yer ve zaman kollanmaya başlandı ya reddedilirse bu hayallar bir dahaki seneye ertelenecekti ama onaylanma ihtimali yüksekti ve umutluydu, bu umut ile  gaz lambasının ışıttığı bozkırın uzak köyünün her hangi bir fakirhanede (koca ana) nine ile nihayet  başbaşa kalmanın huzuru ve sevinci ile mevzuuya girdi delikanlı o anlattı nine dinledi,nine anlattı delikanlı hem dinledi hem kendince itiraz etti ama zorda olsa tamam dedirte bildi delikanlı nine yol parasının bulunması ,bu paranın geri ödenmesi vesaire türlü bahaneler  ile delikanlının isteğinden vazgeçirmeye çalışmışsa da maalesef başarılı olamayan nine sıkıla sıkıla delikanlının  isteğine onay vererek yarın ola hayrola diyerek gidip uyumasını tembihledi delikanlı en üst onay mercii nin nine olduğunu biliyordu ondan sebep hep ninenin üzerine kurgulamıştı bütün hesaplarını çünkü  en kolay ikna edilecek şahıs yaradılışları gereği bu muhtereme’ler idi o yüzden mutlaka ninelerin gönlüne girilir ne edip ne edecekler bu nineleri ikna edip yarın veya sonraki gün İzmir’e gidecek olan akraba veya akrana(emsal) katılabilsin onun içindirki ninenin oluru ve hatırlı onayı mutlaka alınmalıdır. Evet yaradılış gereği merhameti yüksek olan nine herşeyi ayarlarken delikanlı da süslü hayallerle altı ot döşek üstü yün döşekten ve yün yorgandan müteşekkil olan çift katlı  yatağa gönül huzuru ile uzanıp çıkacağı yolculuğu ve varmak istediği hayal ülkesi kadar muhteşem olan İzmir denilen gayye kuyusunu düşüne düşüne çocukluğunun geçtiği ,gündüzleri  çelik çomak geceleri hırsız polis gündüzleri yazın tosun ve öküz güdenler bu hayvanları eğreğe getirdikleri zaman koyun ve kuzu güdenler ise günneş vaktinde eski barajda(yılhıcı ve bidohdun yerinin kesiştiği yerde idi) köprübaşında deli budahda,ve hacı köprüsünde çimdikleri (yüzdükleri),onlar çimerken(yüzerken) malların eğrekten veya günneşten çıkıp komşunun yoncasına  çayırına ekinine girip zarar vermesi ve akabinde korucuların gelip bunların urbalarını(elbiselerini) götürmekle tehdit etmesini kışın ise eski bacalı evlerin bacalarındaki buharının isli ısısında üşüyen ellerini ısıtarak cıncık oynadıklarını daha eskiler aşuk(koyun diz kemiğinden yapılan) oyunu oynadıklarını ve daha bir sürü gece ve gündüz oyunlarını saklambaç(siğinmeç) yerinde, çüşbündü(uzun eşşek) kışları kızak kayarak arada bir avcılara takılarak ava gittiklerini yine kışları hem gavur mektebi(devlet okulu) hemde kuran mektebi(kuran kursu) na gittiklerini rahmetler olsun molla hacı geynikli hafız hoca uzun hacıgilin mustafa hoca bidon hoca(molla hacıgilin turan hoca) ve hatrıma gelmeyen diğer mollalar hepsine birden rahmetler olsun kısaca o güne kadarki ömrü yaşantısı bir film şeridi gibi bazen hüzünlenerek bazen gülümseyerek ,ama sonunda izin aldığından dolayı mutlu mesut olarak uykuya dalıp gitmiştir. işte bu anlatılan delikanlının hayatı bu bozkırın uzak köyünde  doğup büyüyen bütün insanların asla ve kat’a değişmeyen kaderidir. Sonraki dönemlerde ise hayaller ve hayatlar bir başka şekle doğru evrilir yukarıda anlatılan yaşam hikayesinin tamamının yanında  birde tokat ve yıldızyelinde ortaokul ve lise imkanları düşer bozkırın uzak köyünün körpe delikanlılarının hayal dünyasına eğer imkan ve fırsatı olanlar varsa çocuklarını tokat veya Yıldızeli imam hatip liselerine kaydettirirler sebebi ise köylüsün en kısa yoldan devlet memuru olmalısın hem namazını niyazını kılıp hemde dinini  diyanetini bilip devletten de üstüne maaş alacaksındır. Onun için en iyi fikir ve en kısa yol olarak bu tercihler vazgeçilmezdir. Peki imkanı ve fırsatı olmayanlar ne yapacaklardır. Dedik ya İzmir gibi bir hayal dünyasının gayye kuyusu hala gurbet kuşlarını öğütmeye devam ettiği için vazgeçilmez ve alternatifi olmayan ve asla vazgeçilmeyen  tek tercihtir o her zaman hazır ve nazır aç kurt gibi bozkır’ın uzak köyünün  kavruk ve körpe delikanlılarını öğütmek için beklemek te ve bu bekleyiş te, kavruk ve körpe delikanlılarca bilinmek teama başka çıkar yol bulunmamaktadır. Derken yıllar yılları nesiller nesilleri eskiterek hayat devam etmektedir. İleriki nesiller izmir de geneli inşaat sektörünün çeşitli kollarında çalışarak rızkı maişetlerini tedarik etmeye devam ederlerdi arada bir kendi işini kurmayı deneyen olmuşsa da maalesef başarılı olamayınca (kısmet olmayınca) geriden gelenlerinde umutlarının tükenmesine sebep olunmaktaydı sonraları gurbeti yaşamaktan vazgeçerek çok cesurca ama tehlikeli kararlar almaya yeltenirler peki nedir bu tehlikeli kararlar o gurbet kuşlarıından bazıları bir tabu’yu yıkmak üzere babalarının karşısına çekine çekine üzüle büzüle çıkarlar o da ne demek evet babalar ve dedeler biz karar verdik izmire göçeceğiz!!!! aman allahım o da ne demek? izmire göçeceksin sen çoluğu çocuğu alıp yani torunumu gelinimi alıp gurbete gideceksin olmazda olmaz kendilerince bir sürü gerekçe sunarlar baba ve dedeler,ama delikanlılar kararlıdır artık,çünkü bıkmıştır bu tek düze hayattan ben baba yolu bekledim benim çocuklarım baba yolu beklemesinler benim kaderim çocuklarımın kaderi  olmasın hem burası şehir okuyan okur okumayan bir meslek sahibi olur diyerek kerhende olsa evini ocağını izmire götürmeye yani göçmeye izin  alınır alınır alınmasına da, iyi hoşta koskoca şehir oraya nasıl ayak uydururuz. Nasıl geçiniriz kimimiz yok kimsemiz yok diyerek kara kara düşünceyle akşam yatağına çekilir. Bu seferde eşleri nasıl ikna ederiz kaygısı ile gözlerine uyku girmeyecektir. Ama herşeye rağmen bu nesiller o hayal ülkesinin ihtişamlı şehri izmir’e göçmeye başlamıştır artık, birer birer, ikişer ikişer , izmirde’de artık bozkırın uzak köyünden insanlarda evlerini yani eş ve çocukları ile arzı endam etmeye başlamışlardır. İnsanın fıtratından kaynaklanan toplu yaşama duygusu bu bozkırın uzak köylülerini küme küme aynı semtlere toplamaya başlamıştır artık, geri dönüşü olmayan gidenlerin mutlu olup olmadığını kendilerinden başka kimselerin bilmeyeceği, gitmeyenlerin ise gitmek için can attığı bir göç hikayesi de böylece bozkırın uzak köyü sakinlerinin hayatlarında yeni bir dönem açmaktadır. Artık ve böyle hay huyla geçen ömürler, ardından gelen yeni nesiller, değişen dünya düzeni, gelişen ülkeler derken bozkırın uzak köyüne yeni bir alternatif olarak daha uzak, daha zor ama daha çok parası olan önceleri hicaz diye belleklerde yer edinen yeni tabirle Suudi Arabistan denilen yer çıkar karşılarına ne  edilip ne edilecek, o uzak diyara yani Arabistan’a gitmek için hal çareler aranır ve bulunur geynikli osman (kars göçmenidir)denilen bir adam artık bozkırın uzak köylülerinin dilindedir artık nasıl olmasınki? bu kavruk delikanlıları Arabistan denen parası ve çilesi çok olan yere götürecek tek kişidir,

Arabistan hikayesinde ise yine acı yine gurbet hemde uzak ve zor bir gurbet yani yaban diyarlarda dilini bilmezsin kültürünü bilmezsin bu arabistanın gurbet çilesi ayrı bir kenarda dururken o arabistan çilesine talip olanların tamamına yakını yeni evli delikanlılardan seçilmiştir. Çünkü bozkırın uzak köyünün genel geçer bir kuralıdır kurbanlık lazımsa 20-30 yaş   arası delikanlılar hazırdır bu uzak köyün kültüründe bu gurbet bu senelerde iki yollu olmuştur artık izmir ve arabistan iki tercihli bir seçim sunmaya başlanmıştır bu bozkırın uzak köyü sakinlerine isteyen İzmir’e isteyen arabistan’a gidip gelebiliyorlardı. Artık bundan dolayı  karada ölüm olmaz misali kimsenin sırtı yere gelmez çünkü izmir olmaz ise arabistan ,olmaz ise diğeri gibi alternatifler düşüncelerde yankılanırken kimseler sormazlar her dönem ve her zaman gurbet yolu bekleyen nazlı yâre (eş) ve baba yolu bekleyen gözü yaşlı yavrulara neden soracaklardı ki zaten eskiden daha fakirlerdi bak şimdi daha paralı ve izne gelirken valizler dolusu hediyeler ve hatta radyolu teypler de getiriyorlardı artık köye elektriklerde gelmişti ve  önemli bir gelişme de olmuştu köye telefon da bağlanmıştı Coruh Osman amcanın tikanda (dükkanda)  zaten arabistan’a izinden geri döndükleri vakit ses kasetleri gönderirlerdi. Zorda olsa belki telefonda edebilirlerdi. Eşler ve çocuklar o radyo teyp kasetinden de olsa eşlerinin ve babalarının sesini duyarlardı. Ne büyük bir nimetti çünkü arabistanın sıcağı ve çilesine katlanmaları geriyordu ve katlanacaktı. Çünkü küs oldukları amacası veyahut ta sevmedikleri bir komşuları çırçır yazısından bilmem kaç dönüm tarla veya çayır almışlardı mutlaka onlarında daha büyük hiç olmaz ise aynı dönümde çırçır yazısından tarla veya çayır alması lazımdı( o sırada çırçırlılar karkınlılardan aldığı dolar’lar ile istanbula yatırım yapıyorlarmış) yoksa eller ne der(en nefret ettiğim en çirkin bir tabirdir) olmaz, sonraki yıllarda yetişen diğer kardeşte arabistana gitmesi gerekiyor çünkü artık tarla tapan eski yöntemlerle olmuyordu hem bak falancanın iki oğlu ve bir kardeşide oradaydı,bu falancalar hem çırçırdan tarla aldı hemde motor(traktör) aldı üstelik takım taklavatı ile haa filancalarda koyun ve tosun toplamaya başladılar aman ha diye diye devam ediyordu. Bu döngü böylece sürüp yıllarca gitti ama hiç kimse demedi ki geride kaç yıldır evli olupta yüzde yüz tanıma fırsatı bulamadığım bir yârim(eşim) ve ne zaman doğup ne ara büyüdüğünü göremediğim evlatlarım ne durumda? onların fikri ne onlar bu hayata nasıl katlanıyor bu hayatı nasıl yaşıyorlar bile diyemeden gurbette ömürleri geçmeye devam etti bu kısır döngü nesiller değişerek devam etmektedir bozkırın uzak köyünde.

derken bir yanda da izmir de yeni bir atılım da yapılmaya başlamıştı yeni nesilden bazıları dede’den baba’dan süregelen bu makus talihi değiştiririm dercesine çocukluk ta ve ergenlikte hayallerini süsleyen o izmir denen gayye kuyusunda ilk durakları olan eşrefpaşa ve yağhanelerdeki lokanta ve çorbacılarda her türlü çileye ve gama sebat ederek aşçılık ve pideciliği öğrenmiş olan gençlerden bazıları artık birer işletmeci olmuşlardı ve  bozkırın uzak köyünde sanki kaderler değişecekti ve  böylece tabular birer birer yıkılmaya başlamıştı(ilk işletmecinin kimler olduğunu bilmiyorum ama canu yürek tebrik ediyorum) ama diğer taraftan arabistana gidiş gelişler alabildiğine vahşileşerek hızlanmıştıda vahşileşerek ten maksat arabistana götüren aracılar değişmişti(geynikli osman ölmüş onun yerini salih kasapoğlu diye ırak türkmeni bir kişi almıştı) ve komisyon ücretleri 1000-1500 dolarlara çıkıyor araya torpiller konuyor işte bundan dolayı vahşileşiyordu (bu sırada kirli pazarlıklar da girmiştir araya çoğuna şahidim) izmire göçen önceki neslin delikanlılarının  çocukları tam huzura kavuştuklarını düşünürken onların da kaderleri köydeki çocuklarla aynı oluyordu sanki, üstelik onlarınki daha vahimdi çünkü gurbet içinde gurbeti yaşayacaklardı artık bir yanda baba hasreti diğer yanda dede ve nine  hasreti bu daha da kötü olsa gerekti ama olsun belki yarınlar çok daha iyi olurdu bak işte falanca akrabanın oğulları  filanca komşunun kardeşleri pide salonu çorba salonu ve de lokanta açmışlardı birkaç tanesi de oto sanayiinde kaporta tamir torna mesleğine başlamışlardı birkaçı    ise mobilyacı da iş öğrenerek evlerine üç beş kuruş ekmek parası getirerek gurbetteki babasına bir nebze de olsa destek oluyor du, bu işlerden de keyif alarak yarınlarına daha umutla bakıyorlardı,

ama insanoğlu bu doğası gereği nasıl olursa olsun hayatı yaşayarak yaşlanıyor vadesi gelenler geride çileli bir hayatı ve sevdiklerini acıya  boğarak fani dünyadan emaneti sahibine teslim edip ebedi yeri olan kabir alemine sevdiklerinin ve komşularının omuzlarında son istirahatgahı  mezara defnediliyordu tabi ölümler ve yaşlanmalar olurken,geriden anne ve babaların umutları ve yarınları olacak olan çocukları da doğmaya ve bozkırın uzak köyün deki anne ve babasının kaderine dokunmak için hayata merhaba diyorlardı hey haat ki aynı kader ve keder ile çocukluğu yaşamaya devam ediyorlardı yalnızca aradaki   tek tük  haricinde herşey aynıydı eskiden  öküzlerle kağnılarla dağlardan odunlar getirilirdi şimdi ise odunlar traktörlerle köylere ve hatta evlere teslim ediliyordu gerisi  tıpkı önceki nesillerin hayatı gibiydi sadece gelişen ve değişen dünya dan doğduğu coğrafya da nasibini bir nebze de olsa aldığı için yeni nesiller biraz daha şanslı addedilirdi çünkü yeni elbiseler yeni nesil oyuncaklar vardı artık asrın çocuklarının hayatında işlerde eskisi gibi zor değildi kağnılar bitmiş, motor denen bir nimet çoğalarak girmişti hayatlarına hem şehre gitmekte imkansız değildi bu bozkırın uzak köyü sakinleri için tabiiki yıllar yılları kovalıyor gençler yaşlanıyor çocuklar büyüyordu bu git geller yaşanırken bozkırın uzak köyün sakinlerinin önüne İstanbul denen bir başka gurbet bir başka öğütme merkezi daha alternatif olarak çıkıyordu İstanbul ki tarihte hakkında  hadisi şerifler söylenmiş sahabeler sefer düzenlemiş hatta her müslüman türk’ün mutlaka ziyaret etmesi gerektiğine inandığı ve can attığı sahabeden eba eyyub’el ensari h.z nin kabride bu şehirde idi, istanbul ki bütün osmanlı padişahlarının hayali olan kutlu belde idi adına şiirler, şarkılar yazılmış uğrunda ne fidanlar toprağa düşmüşlerdi ne sultanlar sefer düzenlemişti fethetmek için, kısaca herkesin gönlünde ayrı bir yeri olan bir büyükşehir hemde dünyanın sayılı büyükşehirlerin den birisiydi. İstanbul’a gidilmesi gerekti belki de bozkırın uzak köyün’ün kaderini değiştiremez ama belki birşeyler mutlaka katardı yeni yetişen ve yetişmekte olan civan boylu kavruk anadolu yiğitlerinin hayatlarına.

Veeee istanbul; ilk önce kimin geldiği pek bilinmese de bu büyük şehirde en azından darda kalınca kapısını çalabilecekleri bir iki köylümüz de  vardı,(gucurun oğullar,mehmet  ve abisi hüseyin amcalar her ikisinede rahmetler olsun) istanbul’a gelenler ne iş yapacaklardı peki ? tabiiki de kurt bildiği dereye kaçar misali inşaat işleri kimi usta  kimi çırak kimi amele kimi çavuş(bekçi) olarak işleri bulurlardı ve buldularda zaten burası izmirden biraz daha iyimiydi ne sanki?, hem alınan ücret izmirdeki meslektaşlarınkin den daha yüksekti burada ki işlerde izmirden daha fazlaydı derken bir, iki, üç, beş on yirmi kişi olmuşlardı, merter keresteciler sitesi, şişli, haramidere, demirciköy, kayışdağı semtleri bozkırın uzak köyün sakinlerinin hayatına giren istanbulun bilinen semtleri idi artık istanbul’a gelmeye niyet edecek delikanlının düşünmesi gerekmiyordu, çünkü minnetsizce gidip mitilini atacağı bir yer bu yer inşaat şantiyesindeki baraka da olsa, yapılmış düzgün yatma yerleri de  olsa vardı artık, gurbetçi için ne elem ne dert ne keder nede düşünce vardı. Gönül rahatlığı ile istanbul’a varır hem köylülerimizin memnun olduğu ve iyi adam olduklarını düşündükleri kalfalar da vardı,(selahddin ve veli kalfalar) bu  kalfalar varır varmaz işe başlamadan ihtiyaç dahilinde bir miktar para dahi verebilecek adamlardı zaten, çünkü önden gidenlerin iyi referans oldukları için kalfalarda kötü bir düşünce olmazdı yeterki gelsinler yeterki çalışsınlar zira onlara çalışacak adam bizim köylülere de iş lazımdı bu istanbul faslıda böylece güzel umut ve güzel hayaller ile girmişti artık bozkırın uzak köyün gurbet kuşları olan delikanlıların dünyasına artık izmir sen alternatifsiz değilsin dercesine arabistan olmadı istanbul olmaz ise izmir sen hep eski vefasız sevgili gibisin, her an hazır ve nazırsın bu kavruk delikanlıları içinde öğütmek için sen asla vazgeçilmezsin çünkü sen’ki  bu bozkırın uzak köyün den ne gençleri ne delikanlıları ne kocamışları ne fakirleri öğütmemişmiydin gayye kuyunda , o sebepten senden asla vazgeçilirmiydi? senden vazgeçebilmek  kimlerin  haddineydi? izmir, istanbul, arabistan gidilip gelinen diyar-ı gurbet elleriydi. Bu sırada yıldızeli imam hatip ve tokat imam hatip liselerinden de öğrenciler kimi mezun olarak kimi okullarını yarıda bırakarak iş ve çalışma hayatına dahil oluyorlardı. Bu mektep medrese görmüş olan bozkırın uzak köylülerinin delikanlıları hayata babalarından ve dedelerinden bir başka farklı bakıyor, bir başka anlıyorlardı. Yaşamak için çeşitli alternatifler düşünüyorlardı. Büyükşehirler vardı artık bu gençlerin hayalin de ama babalar’ının ve dedeler’inin hayalin den farklı olarak oralara gidip imkan çerçevesin de kabiliyetleri derecesin de ilim ve tahsilleri mesabesin de işler bulup oralar da şehirliler gibi yaşamak yurt yuva kurmak istiyorlardı. Neden istemesinler di ki,artık bozkırın uzak köyü’nün arazileri verimsizleşmeye sürüleri azalmaya,arabistan da eski cazibesin den hayli uzakta idi,devletin de köy ve köylüye bakışı değişmişti,kısaca köyler köylülere yetmiyordu,ne tarım,ne hayvancılık yeni yetişen eli kalem tutmuş olan gençleri cezbetmiyor du artık,onun için büyükşehirlere biran önce kapağı atıp babalarının ve dedelerinin kaçırmış olduğu kervanı kaçırmak istemezmişcesine kervana yetişmenin derdi ile işler aranıyor,eş dost aracı kılınıyor,bir şekilde hayatı yakalama telaşıyla günler de gelip geçiyor du,derken  istanbula’da  yeni göçler’de inmeye başlamıştı bile,istanbul artık bozkırın uzak köyün’ün kavruk delikanlılarının hayallerine girmişti bile,birer,ikişer,üçer,beşer,haneler çoktan gelmişti bile,yeşilpınar,küçükköy,karayolları,eyüp,kayışdağı bu semtler şimdi karkınlılar ile şenlenmişt diyebiliriz,gelenler,göçenler,gurbetçiler,derken birde dördüncü bir şehir girer, bu bozkırın uzak köyün sakinlerinin hayatına ve ankara yani başkent,ora da nereden çıktı der gibi, ankara tıpkı devlet yönetiminin kendisinde olduğu gibi sessiz ama derinden hızlıca bir hayat aktı ankaranın ilçesi kazan denen bir başka bozkırın ortasına da,orası da bozkırın uzak köyün den alabileceği kadar aileleri aldı bağrına,o da öğütmeye başladı bu kaderi ve kederi aynı olan bozkırın kavruk çocukların dan sonra değişen dünya’ya ayak uyduran bu bozkırın uzak köyünün kavruk delikanlıları da üniversitelere girdiler ,mezun oldular, devlet te memur, öğretmen, imam, polis v.s olmuşlardı artık yani babaların ve dedelerinin hayatların dan farklı bir hayata tutunmaya başlamışlardı işletmeciler var memurlar var ülkenin iyi şirketlerinde çalışanlar var meslek erbabları var belediyelerde çalışan memurlar var bankalarda çalışanlar var askeriye de çalışan subay astsubaylar ve uzman çvş lar var derken arabistan tamamen çıkarak hayatımızdan onun yerine yeni yerler dahil oldu bozkırın uzak köyünün sakinlerinin hayatına Kuveyt katar artık arabistanın yerine bu iki ülke eşlik edecekti İzmir, İstanbul ve Ankara illerindeki öğütme makinalarına, evet izmir, istanbul, Ankara, Arabistan, Kuveyt, katar bu yerler öğütmeye, bozkırın uzak köylüleri ise öğütülmeye devam etti yıllarca, onlar öğütmekten kavruk delikanlılar, civanmertler, gurbet kuşları öğütülmek ten asla vazgeçmediler. Tabiiki izmire göç edenlerin sayısı bozkırın uzak köyünün nüfusundan daha fazla nüfusa sahipti artık baba ve dedeleri gibi değillerdi. Gediz mahallesi, çamlık mahallesi, ayrancılar mahallesi, özdere, gümüldür, ortaköy, menderes gibi yerlere yerleşerek ev kurdular işletmeler açtılar, meslekleri ve kabiliyetleri doğrultusunda işlere girerek çalışıp ehli iyalini geçindirmekle meşgul olmaya ve arada kurdukları dernekte, düğünlerde, cenazelerde, bayramlarda olmadı iki adet kahvehane açıldı oralarda bir araya gelerek hasbihal edebilmenin mutluluğunu ama buruk bir mutluluğunu( anadolu bozkırın’ın uzak köyünde doğmuşsanız kaderiniz ve kederiniz) asla yüzde yüz değişmeyecektir, yaşamaya devam ediyorlar,

İstanbul’daki karkın köylü civanmertler ise hemen hemen tamamı kamu ve özel sektörde maaşlı olarak çalışarak, kendi hayatlarını idame ettirmekte çekilen çileleri, katlanılan zorlukların farkında olduklarından dolayı İSTKARDER ismiyle resmi kayıtlara giren bir köy derneği altında arada da olsa toplanarak hasbihal ederek kendi kültür ve medeniyetlerine dair, çocukluklarının geçtiği o meşhur bozkırın uzak köyü ile ilgili plan proje geliştirmeye ve ihtiyaç duyulduğu zamanlarda ise yekvücut olarak o ihtiyacın giderilmesi için kafa yorarak, emek sarfederek oluşan sıkıntıları çözmeye gayret etmektedirler, çünkü eski nesillerin, çok büyük sıkıntılar çektiklerini bildiklerinden dolayı ,yalnızlığın  ve gurbetçiliğin, baba ve yar(eş) yolu beklemenin ne menem bir şey olduğunu idrak ederek, ,şimdiki ve geriden gelecek olan nesiller çileye ve derde düçar olup yol beklemesin diye azmü gayret içinde  çalışarak yaşayıp gitmekteler, yüce yaratıcının verdiği  sayılı ömrü Allah rızasına uygun şekilde tüketmenin derdinlerdirhülasa-ı  kelam dedik ya, ataların kaderi ve kederi, evlada geçermiş doğduğun yer kaderindir  diye boş yere söylenmeyen sözlerdir, gurbet, her yerde gurbettir, Gurbet ise hasrettir. Hasret ise imtihandır rabbim bu imtihandan hakkı ile çıkmayı nasip etsin, yazımı şu dizeler ile hitama erdirmek istiyorum.

Mustafa BOZKURT